Mahalle, Zeynep’in hatırladığından daha sessizdi.
Ya da belki, o sessizliği duymayı yeni öğrenmişti.
Valizini kaldırıma bıraktı. Apartmanın önünde durup yukarı baktı. Çocukken kaç kez bu kapıdan koşarak girdiğini, kaç kez saklambaçta nefesini tutarak merdiven altına sinip gülmemek için dudağını ısırdığını düşündü. Kapı hâlâ aynı sesi çıkarıyordu; gıcırdayan, insanı ele veren bir ses.
“Geç kaldın.”
Zeynep irkildi. Ses sağından geldi.
Mert, tamirci dükkânının önünde duruyordu. Üzerinde yağ lekeli bir tişört, elinde bez. Saçları biraz uzamıştı ama bakışı… O bakış değişmemişti. Zeynep’in çocukken her şeyi unuttuğu o bakış.
“Sen de hiç değişmemişsin,” dedi Zeynep. “Hâlâ insanı korkutmayı seviyorsun.”
Mert dudak kenarıyla güldü. “Hâlâ geç kalmayı seviyorsun.”
Zeynep cevap vermedi. Valizini aldı, apartmana yöneldi.
Bakkalın önünde Cengiz onları izliyordu. Gözlüğünü düzeltti, içeri girmeden önce mırıldandı: “Demek geri döndü…”
Kahvehaneden Murat’ın sesi taştı: “Zeynep mi o? Yemin ederim tanıyamadım!”
Zeynep el salladı ama durmadı. Hilmi apartman kapısının önünü süpürüyordu. Süpürgeyi yavaşça kenara çekti.
“Hoş geldin,” dedi.
Sesinde, fazla şey bilen insanların tonundan vardı.
Merdivenlerden çıkarken Nur’un kapısı açıldı. Elinde dikiş kutusu, yüzünde temkinli bir gülümseme.
“Evin yine aynı,” dedi Nur. “Ama sen biraz değişmişsin.”
Zeynep durdu. “İyi mi, kötü mü?”
Nur cevap vermedi.
O gece Zeynep camı açık uyudu. Sokaktan Yasemin’in kahkahası yükseldi, ardından Hakan’ın sesi: “Oraya girilmez diyorum sana!”
Zeynep doğruldu. Kalbi hızlandı.
O kapı.
Yıllar önce de kapalıydı.
Zeynep gözlerini tavana dikti. Saklambaç oynadıkları gün geldi aklına. Herkes saymıştı, o saklanmıştı… ama biri bulunmamıştı.
Ve Mert…
O gün en son o bakmıştı.
Zeynep ilk kez, geri dönmenin aslında kaçmak olduğunu düşündü.
Zeynep sabaha karşı uyandı.
Sokak sessizdi ama sessizlik, rahatlatıcı olmaktan çok uzaktı. Perdenin arasından sızan loş ışık, duvarda tanıdık gölgeler oluşturuyordu. Çocukken karanlıkta şekil değiştirip onu korkutan gölgeler…
Yatağından kalktı. Salonun ortasında durdu. Bu evde her şey küçülmüştü. Kanepe, masa, hatta anılar bile. Ya da bazı anılar fazla büyümüştü.
Mutfakta su içerken camdan dışarı baktı. Tamirci dükkânının önünde Mert vardı. Sigara içmiyordu; sadece sokağı izliyordu. Sanki biri çıkacakmış gibi. Ya da biri saklandığı yerden ortaya çıkacakmış gibi.
Zeynep’in boğazı düğümlendi.
Aşağı indi. Kapıdan çıktığında Mert başını kaldırdı. Bu sefer şaşırmadı.
“Uyuyamadın,” dedi.
“Mahalle çok gürültülü,” dedi Zeynep.
Mert gülümsedi. “Mahalle değil, hafıza.”
Bir süre sessizce yan yana durdular. Aralarındaki mesafe, çocukken aralarına giren o uzun suskunluk kadar genişti.
“Döndüğünü duyan çok olur,” dedi Mert. “Herkes bir şey sorar.”
“Kimseye cevap vermek zorunda değilim.”
“Bu sokakta herkes bir cevap bekler,” dedi Mert. Sonra ekledi: “Bazıları yıllardır.”
Zeynep ona baktı. “O gün hakkında hâlâ konuşuluyor mu?”
Mert’in yüzü gerildi. Gözlerini kaçırdı. “Kimse konuşmaz. Ama herkes düşünür.”
O sırada Yasemin sokağın başından koşarak geldi. Saçları dağınık, sesi yüksek.
“Zeynep! Gerçekten sen misin?”
Sarılıp geri çekildi. “Hiç değişmemişsin. Biraz daha mutsuz gibisin, o kadar.”
Zeynep güldü. İlk kez gerçekten.
Hakan