SAPLANTI
1. Bölüm: Kilin Soğuk Kokusu
Döner tezgahın çıkardığı ritmik ve monoton vınlama, atölyenin loş ışığında yankılanan tek sesti. Elif, parmaklarının arasındaki ıslak kile biraz daha baskı uyguladı. Avuçlarının içindeki çamur, onun iradesine boyun eğerek yukarıya doğru yükseliyor, ince bir vazo şeklini alıyordu. Kil, şekil değiştiriyordu. Tıpkı hayatın, insanın ruhunu hiç sormadan bambaşka bir kalıba sokması gibi.
Derin bir nefes aldı. Atölyeyi saran o nemli toprak ve fırın kokusu, Elif için dünyadaki en güvenli limandı. Dışarıda, sonbaharın soğuk yağmuru İstanbul sokaklarını yıkarken, o burada zamanı durdurmayı başarıyordu.
Tezgahın dönüşü yavaşladı. Tam o sırada, arkasındaki ahşap kapının gıcırtısını ve ardından tanıdık, yumuşak ayak seslerini duydu. Dönmesine gerek yoktu. Kokusundan, adımlarından, hatta odadaki havayı değiştiren o sıcak varlığından tanırdı onu.
Selim’di.
"Yine saatleri unutmuşsun," dedi Selim. Sesi, yorgun bir ameliyat gününün ardından bile Elif’in içini ısıtmaya yeten o dingin tondaydı.
Elif arkasına dönüp gülümsedi. Elleri tamamen çamur içindeydi. "Sadece biraz daha kalıba girmesi gerekiyordu. Az kaldı."
Selim tezgahın yanına yaklaştı. Üzerindeki gri kazağı, hafifçe dağılmış saçlarıyla tam da Elif’in aşık olduğu adamdı. Eğildi, Elif’in yanağına yumuşak ama derin bir öpücük kondurdu. Ardından çamurlu ellerine aldırmadan, kollarını karısının beline doladı. O an Elif, Selim’in kalp atışlarını göğsünde hissetti. Dünyadaki her şey flu, Selim ise tek net olandı.
"Hadi," dedi Selim, karısının burnunun ucuna parmağıyla hafifçe dokunarak. "Yukarıda harika bir akşam yemeği bizi bekliyor. Tabii soğumadıysa."
Elif kıkırdayarak tezgahı kapattı. Ellini yüzünü yıkayıp üst kata geçtiklerinde, evlerinin o sıcak atmosferi ikisini de sarmaladı. Yemek boyunca güldüler, hastaneden, Selim’in zorlu vakalarından ve Elif’in sergilemek istediği yeni çömlek serisinden konuştular. Selim, karısına öyle bir hayranlıkla bakıyordu ki, Elif şansına bir kez daha şükretti.
Yemekten sonra salondaki koltuğa geçtiler. Elif, başını Selim’in göğsüne yaslamış, televizyondaki filmi izlerken Selim onun saçlarıyla oynuyordu. Her şey kusursuzdu. Bir insanın isteyebileceği en huzurlu, en sakin hayat.
Ta ki o tekinsiz ses sessizliği bıçak gibi kesene kadar.
Selim’in sehpanın üzerindeki telefonu, sert bir titreşimle çınlamaya başladı. Ekranın ışığı, loş odada adeta bir alarm gibi parladı. Selim uzanıp telefona baktı. Ekranda "HAYDARPAŞA NUMUNE ACİL ANONS" yazıyordu.
Selim’in yüzündeki o huzurlu ifade bir anda silindi, yerini profesyonel bir ciddiyet aldı. Telefonu kulağına götürdü. "Evet, Dinliyorum... Ne? Zincirleme kaza mı? Kaç yaralı?.. Tamam, hemen çıkıyorum."
Telefonu kapattığında Elif çoktan ayağa kalkmıştı. İçine, sebebini bilmediği anlamsız bir ağırlık çökmüştü.
"Gitmem gerek sevgilim," dedi Selim hızla ceketine uzanırken. "Çok büyük bir kaza varmış. Nöbetçi cerrahlar yetersiz kalmış, beni çağırıyorlar."
Elif kapıya kadar ona eşlik etti. Selim’in ceketini düzeltirken elleri hafifçe titredi. "Dikkatli ol lütfen. Geldikten sonra beni mutlaka ara."
Selim, Elif’in alnına son bir öpücük