Parmaklarım klavyenin üzerinde duraksadı. Ekrandaki mavi ışık, odanın karanlığına cılız bir parlaklık yayıyordu. Telefonuma düşen bildirime bakarken derin bir nefes aldım.
“Taslak üzerinde çalışıyorum,” diye yazdım. “Görüştüğümüz revizyonları geçiyorum şu an.”
“Fikrini bu kadar çabuk değiştirmene şaşırdım açıkçası. Yara izi konusunda ısrarcıydın?”
Ekrandaki yazıya tepkisizce baktım. O yara izinin bir karakterin tüm kaderini nasıl değiştireceğini, o kesiğin arkasında yatan acıyı kimse bilemezdi.
“Birkaç mantık hatası fark ettim diyelim. Bazen yaraları tamamen silmek en doğrusudur.”
“Nasıl istersen. Seni tutmayayım o zaman, iyi çalışmalar.”
“Teşekkürler.”
Mesajı attıktan sonra telefonu ekranı alta gelecek şekilde masaya bıraktım. Silme tuşuna bastığım an, yarattığım evrendeki bir adamın hayatından koca bir iz kaybolacaktı.
Ara sokakta bulduğum küçük, tatlı kütüphanenin masasında oturup kitabımı revize ediyordum. Camdan dışarı baktığımda hava bembeyaz karları yer çekimine yenik düşürerek yağdırmaya devam ediyor, yerleri beyaza boyamaya başlamıştı. Camdan bakıldığında tam karşı çaprazında, sokağı çok da aydınlatmayan, sarı sokak lambası bulunuyordu. Ben geldiğimden beri sokak lambasının direğine yaslanmış, yüzü tam net seçilemeyen bir adam sigara içerek oturduğum tarafa bakıyordu.
Adamı ve mekanı incelemeyi bıraktım ve masamdaki kitabı revize ettiğim laptopuma döndüm. Ve o masada, başrol karakterlerimi birbirine bağlamak için kendi ellerimle yarattığım o canavarı düşünüyordum: Valen.
Gece mavisi ile kül grisi arasında gidip gelen o çekik gözlerinde, yıkılmış bir krallığın hem kanlı mirası hem de asil gururu saklıydı. Bakışları hem tahtını kaybetmiş bir prens kadar mağrur hem de o tahtı geri almak için orduları devirecek bir savaşçı kadar tekinsizdi. Yazık ki, ona o krallığı yıktıran da bendim, çektiği her bir acının mimarı da... Çenesindeki o ne çok büyük ne çok küçük olan, ama her baktığımda vicdanımı sızlatan derin yara izi; ona çektirdiğim cehennemin etine kazınmış kanıtıydı. Saçları ise gecenin en koyu, en acımasız siyahına boyanmıştı.
Kitabımı revize etmeye ara verip saate baktığımda geç olduğunu gördüğüm için tamamen bıraktım. Eşyalarımı topladım ve tam dışarı adımımı attığımda birisiyle çarpıştım. Çarpıştığım kişiye bakmadan pardon diyip gideceğim sırada adımı söylemesiyle durdum.
“Efsann” bu yıllar önce ilk aşkımın sesiydi, dönüp yüzüne baktığımda da düşüncemde yanılmadığımı anladım.
“Yiğit… Hiç beklemiyordum,” dedim, şaşkınlığımı gizlemeye bile fırsat bulamadan.
Yüzüne yayılan o tanıdık, iç ısıtan tebessüm bir anda yıllar öncesine, en kaygısız günlerime götürdü beni. Birkaç saniye önce üzerimde hissettiğim o ne olduğu belirsiz huzursuzluğumu saniyesinde alıp götürmüştü.
“Ben de seni beklemiyordum açıkçası,” dedi Yiğit, gözlerinin kenarları kırışırken. Elleri montunun ceplerindeydi, bir elini cebinden çıkarıp üzerindeki kar tanelerini hafifçe silkeledi. “Burası şehirdeki en tenha ara sokaklardan biridir. Gece yarısı bir kütüphaneden çıkacağını söyleseler inanmazdım.”
“Bilirsin beni,” dedim hafifçe gülümseyerek. Omuz silkip sırt çantamın askısını düzelttim. “Yazmak için sakin