Gece, İstanbul’un üzerine ağır bir kadife gibi serilmişti; Boğaz’dan yükselen nem, sokak lambalarının etrafında soluk halkalar çiziyor, camların üzerinde parmak izi gibi kalan buğu her şeyi biraz daha belirsizleştiriyordu.
Şehrin kalbi atıyordu ama o atış, her zaman olduğu gibi, bazı hayatlar için daha sertti.
İlda, bir bankanın arka ofisinde, floresan ışığın altında eğilmişti. Bilgisayar ekranındaki rakamlar gözünün içine işliyor; “gecikme”, “faiz”, “ihtar” kelimeleri sanki birer damga gibi sıralanıyordu.
Bütün gün başka insanların borçlarını görmüş, başka insanların telaşını dinlemişti. Akşam olduğunda kendi borcu, kendi telaşı, kendi sessizliğiyle baş başa kalıyordu.
Masasının çekmecesinden telefonunu çıkarıp bir kez daha arama kaydına baktı. Aynı numara. Aynı kişinin üç kez araması. Açmadı. Açamadı. Çünkü o numara, konuştuğunda sadece ses taşımıyordu; geçmişin ağır bir kapağı gibi açılıyordu.
“İlda,” dedi yan masadan Seda, gözlerini ekrandan ayırmadan. “Kapanışa beş dakika. Hâlâ burada mısın?”
“Çıkıyorum,” diye fısıldadı İlda. Kendi sesini bile duymak istemiyormuş gibi.
Ceketini aldı, çantasının sapını omzuna geçirirken parmakları titredi. Günün yorgunluğu değil bu; o daha tanıdık bir şeydi. İçten içe büyüyen, boğazına oturan bir ağırlık. Annemin ilaçları. Kira. Kapanmak üzere olan dükkân. Babadan kalma borç defteri. Hepsi bir zincirin halkasıydı; her halkayı kırdığında bir yenisi ekleniyordu.
Asansör aynasında kendine baktı. Kırmızı ruj sürmemişti, saçlarını özenle toplamamıştı; gösterişli olmaya hakkı yoktu sanki. Ama gözleri… gözleri başka bir şey söylüyordu. Direnç. İnattan yapılmış bir çizgi. Ve kimseye göstermemeye yemin ettiği kırılganlık.
Dışarı çıktığında rüzgâr, sokakları kısa bir süreliğine boşaltmış gibi esti. Taksilerin farları ıslak asfaltta uzuyor, bir film sahnesinin içinde yürüyormuş hissi veriyordu. İlda, her adımda daha da ağırlaşan çantasını sıkı tuttu. Eve gidecekti, annesinin “bugün nasıldı?” sorusuna “iyiydi” diyecekti, sonra da gece boyunca uyumadan hesap yapacaktı. Her zamanki gibi.
Telefonu yine çaldı.
Bu kez ekranda numara yoktu. “Gizli”.
İlda, bir an durdu. Nefesi buğulanıp dağıldı. Parmakları “reddet”e gitti ama gitmedi. İçindeki bir şey, bir kez olsun, kaçma dedi.
Açtı.
“İlda Yalın.” Karşıdaki ses sakindi. İnsanın içini ürperten bir sakinlik. “Benimle konuşmanız gerekiyor.”
“Kim…?” İlda’nın sesi, rüzgârın içinde kaybolacak kadar ince çıktı.
“Adımı bilmeniz gerekmiyor,” dedi adam.
“Şimdilik.”
İlda, hemen sinirlendi; bu bile kontrol isteyen bir tondu. “Gizli numaradan arayıp ‘adımı bilmen gerekmiyor’ diyorsunuz. Bu bir şaka mı?”
Adam, kısa bir nefes aldı. Gülmüyordu. Ama gülse, daha tehlikeli olurdu. “Şaka değil. Sizinle ilgili birkaç dosya önümde duruyor. Birinin kapanmasına saatler kaldı.”
İlda’nın kanı çekildi. “Ne dosyası?”
“Babanızın… bıraktığı dosya,” dedi adam. “Ve annenizin tedavi giderleriyle ilgili yeni bir talep. Ayrıca dükkânınızın kira sözleşmesi.” Bir kelimeyi bile gereksiz harcamıyordu. “Siz bu gece eve giderseniz, sabah uyandığınızda kapınıza iki ayrı tebligat gelecek.”
İlda’nın elleri soğudu. Kalbinin atışı bir an boğazına