Bu hikayedeki yerler, sistem ve diğer çoğu detay yalnızca kitap için uydurulmuştur ve gerçeklere dayanmaz.
Ayrıca fantastik bir kitap değildir, sadece bazı tuhaflıklar söz konusu.
O zaman sizi tuhaf, derin ve masum bir aşkın satırları ile baş başa bırakıyorum.
İyi okumalar dilerim.
:)
Geriye dönüp baktığımda, çocukluğumun Sarpalık'ını ufukta beliren o turuncu güneşle ve istasyona doğru koşan küçük adımlarımla hatırlıyorum.
Güneş gökyüzünde ilk çizgilerini çizerken, kasabanın tek tren istasyonuna giden o tozlu yolu ezbere adımlardım. İstasyonun eskimiş kapısını ellerindeki bir dolu anahtarla açmaya çalışan Tahir Amca, daha arkasını dönmeden bu adımların kime ait olduğunu çok iyi bilirdi. Bir elinde o ağır anahtarlar, diğer elinde ise çoğu zaman içine tuz koymayı unuttuğu yemeklerini taşıdığı sefertası olurdu. Ellilerinin sonlarındaydı ama yaşından ve o koca istasyondan beklenebilecek güçten çok uzaktı, fazla güçsüz görünürdü gözüme. İstasyonun temizliği ve bekçiliği için aldığı o azıcık maaşın hakkını verdiğini kimse söyleyemezdi doğrusu. Ama zaten o maaşın da onun karnını doyurmaktan başka bir halta yaradığı yoktu ya, neyse.
Sarpalık İstasyonu, neredeyse kimsenin uğramadığı, unutulmuş bir yerdi. Kasaba halkından şehre çalışmaya giden üç beş işçi dışında ne gelen olurdu ne de giden. Tahir Amca için günün tamamı o küçük kulübesinde geçerdi; sabahın erken saatlerinde rayları titreterek geçen trenin makinistine camdan el sallar, sonra da eskimiş radyosundan haberleri dinler dururdu. İşte tüm bu sakin ve tekdüze düzenin içinde, ufukta güneş belirdiği an benim adım seslerimi duyardı. Sonradan bana söylemişti; koca gün içinde sıkılmadığı tek zaman dilimi o anlarmış. Kulübenin kapısını açıp istasyona doğru nefes nefese koşan bana, saçları her zaman dağınık, yüzü mutluluktan çamur içinde kalmış o küçük kıza bakardı. Gördüğüm her su birikintisinde zıplamadan geçemeyen, paçaları sırılsıklam, üstü başı toz içinde koşan bendim işte: Eflin.
"Tahir Amca! Tahir Amca yetiştim mi?" diye bağırdım nefesimi toplamaya çalışarak.
Tahir Amca beni görünce o her zamanki sıcaklığıyla gülümsedi, elini kaldırıp salladı. Neşeyle, "Yetiştin!" diye seslendi.
İstasyonun koca taş basamaklarını hızla çıkıp önünde durduğumda kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarpıyordu. Hemen ellerimi ceplerime daldırdım ve iki tane elma çıkardım. Henüz yeni yeni kızarmaya başlamış, muhtemelen ısırdığında insanın ağzını kamaştıracak ekşi elmalardı. Onları Tahir Amca'ya uzatıp dinlenmek için hemen oracıkta yere çöktüm. Onun yanına hiçbir zaman elleri boş gelmeyi sevmezdim; ceplerimden bazen meyve, bazen yol kenarından topladığım çiçekler, bazen de Tahir Amca'yı yerinden sıçratacak kadar büyük, garip böcekler çıkardı.
Elmaları alırken yüzünü buruşturmadı, aksine rahat bir nefes aldı. "Neyse ki bugün bir böcek yok ellerinde. Elmaları severim, teşekkür ederim Eflin." dedi.
Başımı "bir şey değil" dercesine salladım. "Sana yavru solucanlarımdan birini getirecektim aslında ama ona burada iyi