GİRİŞ
Kaan, hataların zamanla kaybolduğuna inanıyordu.
Zamanın, insanın üstünden ağır ağır geçip her şeyi aşındıracağını sanıyordu.
Bazı şeylerin geçmemesinin sebebinin zaman değil, cesaret eksikliği olduğunu hiç düşünmedi.
Onun hayatında yarım kalan çok şey vardı.
Ama Kaan yarımı tehlike olarak görmezdi.
Tamamlanabilecek bir ihtimal gibi bakardı.
Bu yüzden hep rahat görünürdü.
Bu yüzden bazı anları ciddiye almazdı.
Deniz, geçmişi arkasında bıraktığını sanıyordu.
Geçmişle arasına mesafe koymanın, onu gerçekten bitirdiğini düşünüyordu.
Oysa bazı mesafeler, sadece bakmamayı öğretirdi.
Unutmayı değil.
Deniz güçlüydü.
Güçlü olmak zorundaydı.
Bazı insanlar hayatta kalmak için sertleşir; Deniz onlardandı.
Duygularını düzgün cümlelerin arasına saklar, susarak ayakta kalırdı.
İnsanların ona “güçlü” demesine izin verirdi.
Çünkü başka bir şansı yoktu.
Bu hikâyede herkes bir şeye inanıyordu.
Kimi zamana,
kimi unutmaya,
kimi suskunluğa.
Efe, söylenmeyen şeyleri fark edenlerdendi.
İpek, söylenmeyenlerin can yaktığını bilenlerden.
Ve Kaan…
Kaan hep “bir şey olmaz” diyenlerdendi.
O, bazı karşılaşmaların ertelenebileceğini sanıyordu.
Bazı cümlelerin daha sonra da söylenebileceğini.
Bazı yüzlerin, aynı kalacağını.
Bu bir aşk hikâyesi değil.
Bu bir kavuşma vaadi de değil.
Bu, zamanın her şeyi düzelttiğine inanan bir adamla,
her şeyi geride bıraktığını sanan bir kadının hikâyesi.
Ve bu hikâyede
kimse tam olarak hazır değilken
bazı anlar yaşanacak.
Bazı insanlar,
son kez konuştuğunu bilmeden konuşacak.
Bazı vedalar,
veda gibi görünmeyecek.
Ve bazı hayatlar…
tam da yaşanıyor sanılırken
sessizce eksilecek.
Ama bunu ilk okuyuşta kimse fark etmeyecek.
Sadece hissedecek.
HİKEYE BAŞLIYOR
Topuklularımla yol kenarında yürürken, uzaktan gelen kırmızı arabanın farları gözlerimi kamaştırmaya başlamıştı. Gözlerimi kırpıştırdım; bir anlık dalgınlıkla dengemi kaybettim, sendelendim ve ne olduğunu bile anlamadan kendimi kaldırımın ortasında buldum.
Araba yanımdan geçerken, camın ardından tanıdık bir yüz belirdi. Kaşlarım gevşedi, nefesim tutuldu. Dudaklarımdan iki kelime döküldü:
— O gelmiş.
Kafamı çevirdim. Durmasını bekledim.
Durmadı. Gitti.
İçimdeki küçük kızın sesi yükseldi: “Belki seni tanımamıştır.”
Ama ben biliyordum. Tanımıştı.
Araba uzaklaştıkça Kaan’ın yüzü zihnimde netleşti. O da beni fark etmişti; bunu hissediyordum. İçimde tuhaf bir karışım vardı: öfke, boşluk ve yıllardır bastırdığım bir şey… Yedi yıl önce, sırtımdan vurduğu o gün hâlâ zihnimdeydi. Ama şimdi karşımdaki adam, geçmişteki o adamdan çok farklıydı. Kırılmış, yorgun ve bir parça da çaresizdi.
Ayağa kalktım. Topuklularımı çıkarıp yalın ayak yürümeye başladım. Her adımda kendimi toparlıyor, her adımda kalbimin hâlâ ne kadar hızlı attığını fark ediyordum. Eve doğru yürürken içimde bir savaş vardı:
Neden hâlâ etkileniyorsun? Neden öfke ve merak bu kadar iç içe?
Kaan arabasını yavaşlattı mı, durmak istedi mi bilmiyordum. Ama fark ettim ki, yıllar geçse de bazı yüzler ve anılar insanı her zaman yakalayabiliyordu.
Eve vardığımda nefesim hâlâ düzensizdi. Kalbim göğsümü zorluyordu. O an anladım ki bu karşılaşma sadece fiziksel değildi. Bu, geçmişin, hataların ve suskun kalmış duyguların bir hesaplaşmasıydı.
Tam o sırada telefonuma bir bildirim geldi. Düşüncelerimden sıyrılıp ekrana baktım. Gördüğüm isimle nefesim yarıda kesildi.
Kaan Demir.
Yedi yıl önce günlerce mesaj atmasını beklediğim adamdan şimdi bir mesaj gelmişti. Parmaklarım