Gece, denizin üstüne kapanmış siyah bir kapak gibiydi; ağır, soğuk ve geri dönüşü olmayan cinstendi. Güvertedeki halatlar buz tutmuş, metal korkuluklar tuzla birlikte keskinleşmiş, geminin gövdesi her dalga vuruşunda sanki karanlığın içinden geçen büyük bir hayvan gibi inleyip durmuştu.
Limandan ayrılalı yalnızca üç saat olmuştu ama Alya, sanki karadan değil de eski hayatından kopup gelmiş gibi hissediyordu. Arkasında bıraktığı şehir hâlâ teninde yanıyordu; önünde açılan suysa insana merhamet etmeyen, suskun bir yargıç kadar soğuktu.
İnce kabanını boğazına kadar çektiğinde bile üşümesi dinmedi. Rüzgâr, saçlarının arasına girip ensesini ısırıyor, dudaklarında tuzlu bir tat bırakıyordu. Aşağıda, karanlık suyun içinde yer yer ince buz tabakaları parlıyor, gemi onları yarıp geçtikçe sanki gece cam kırıklarıyla doluyormuş gibi bir ses duyuluyordu.
“Burada fazla durursan ya denize düşersin ya da donarsın.”
Ses, karanlığın içinden değil, tam arkasından geldi. Alya bir anlık refleksle döndü. Omzuna kadar inen koyu renk paltosunun içinde duran adamı ilk kez bu kadar yakından görüyordu. Limanda onu yalnızca uzaktan seçebilmişti; sert çizgili bir yüz, fazla sakin duran gözler ve etrafındaki herkesin sesini kendiliğinden kısmasına sebep olan tuhaf bir ağırlık. Şimdi o ağırlık, buzlu güvertede birkaç adım ötesindeydi.
Kaptan Aras Yelkovan.
Adını daha gemiye binmeden duymuştu. Onun gemisine herkes çıkamaz, çıkan da kolay kolay inemez, demişlerdi. Bunun tehdit mi, uyarı mı, yoksa acemi denizcilerin uydurduğu sarhoş bir efsane mi olduğunu anlayamamıştı. Ama şu an, adamın bakışının altında dururken bunun bir efsane olmadığını ilk kez hissetti.
Alya çenesini hafifçe kaldırdı. “İkisi de olursa sorumluluk size mi kalır, kaptan?”
Aras’ın yüzünde belirgin bir gülümseme olmadı. Yalnızca ağzının bir kenarında, insanı daha çok tedirgin eden o kısa kıpırtı belirdi. “Benim gemimde olan her şey bana kalır.”
Bu cümle, rüzgârdan daha sert çarptı ona. Çünkü Aras bunu bir erkek kabadayılığıyla değil, alışkanlıkla söylemişti. Sanki fırtınayı, yükü, adamlarını, rotayı ve karşısındaki kadının inatla ayakta kalmaya çalışan bakışını aynı soğukkanlılıkla taşıyabilecek biriydi.
Alya gözlerini ondan kaçırmadı. Kaçırırsa geri çekilmiş olacaktı. Geri çekilmeye de artık tahammülü kalmamıştı. “Ben sizin sorununuz değilim.”
Aras bir adım attı. Güvertedeki buz, botunun altında ince bir çıtırtıyla kırıldı. “Bunu limanda da söyledin. İnsan en çok da öyle söyleyenlerden sorun çıkar.”
Rüzgâr bir an daha sert esti. Alya’nın atkısının ucu omzundan kaydı. Aras’ın bakışı o kadar kısa bir an için boğazına indi ki bu, hiç olmamış bile sayılabilirdi. Ama Alya gördü. Bir kadının bedeni bazen en önce gözlerin suskunluğunu duyardı; onunki de duydu. Soğuk havaya rağmen teni aniden ısındı. Bunun öfke mi, korku mu, yoksa çok daha tehlikeli bir şey mi olduğunu ayırt etmek istemedi.
“Ben buraya saklanmaya gelmedim,”