"Geçmişi hatırlamayanlar, onu yenilemeye mahkumdurlar."
⏳
Alexei aynada yaşlanmış sakalları ve saçları uzamış yüzüne baktığında bile kafasındaki devasa yara izinin varlığını gizleyemiyordu.
Gümüş tellerin arasından sızan o derin, beyaz yarık, unuttuğu bir geçmişin kafatasına kazınmış mührü gibiydi. Parmak uçlarını yavaşça izin üzerinde gezdirdi. Derisi sızladı. Ne zaman yağmur yağsa ya da ne zaman rüzgar kuzeyden esse, o iz bir kor gibi yanardı.
Ama Alexei oraya hangi kurşunun, hangi kabus dolu gecede saplandığını hatırlamıyordu. Aynadaki yansımasına bakarken içini derin bir yabancılık hissi kapladı. Solgun mavi gözleri, çökmüş avurtları ve zamanın acımasızca çizdiği çizgilerle bu yüz, ona ait değilmiş gibiydi.
Aynadan uzaklaştı. Bakır leğendeki buz gibi suyu avuçlayıp yüzüne çarptı. Soğuk, zihnindeki o bulanık dumanı biraz olsun dağıttı. Kulübenin içindeki sedir ve talaş kokusu onu yeniden şimdiki zamana, güvende olduğu o sessizliğe döndürdü. Burası onun sığınağıydı.
Vespera...
Zihninin ücra köşelerinde bazen yankılanan bu isim ona hiçbir şey ifade etmiyordu. Kendini bildi bileli bu ormanın derinliklerinde, insanlardan uzakta yaşıyordu. Kasabadakiler onu "İhtiyar Alexei" olarak bilirdi, haftada bir pazara inen, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan, kendi halinde bir marangoz. Geçmişine dair bildiği tek şey, gençliğinde geçirdiği ve onu ölümün kıyısına getiren o büyük "kaza"ydı. Hafızasını o kazada bırakmıştı. En azından, kendini buna inandırmıştı.
Tezgâhının başına geçti. Gün ışığı, kulübenin küçük penceresinden sızarak havada uçuşan talaş tozlarını aydınlatıyordu. Eline en sevdiği oyma bıçağını aldı. Sert bir ceviz bloğuna şekil vermeye başladı. İşte bu anlarda, zihni tamamen susardı. Ancak bedeni... Bedeni asla susmuyordu. Keskiyi tutuşu, parmaklarının ahşabın damarları üzerindeki milimetrik hareketi sıradan bir zanaatkardan çok daha fazlasını fısıldıyordu. Bıçağı bir kalem gibi değil, bir silah gibi ters kavrıyordu; parmakları ahşabın zayıf noktalarını sanki bir adamın şah damarını arar gibi buluyordu. Bazen bir sandalyenin bacağını yontarken farkında olmadan nefesini tuttuğunu, çevredeki en ufak yaprak hışırtısına bile kulak kabarttığını fark ediyordu.
Kulübenin dışındaki kuşların ani uçuşu, rüzgarın yön değiştirmesi... Her şey onun için potansiyel bir tehditti. Zihni güvende olduğunu söylese de, kasları her an bir savaşa hazır gibi gergindi.
Bugün ahşap daha inatçıydı ya da Alexei’nin kafasının içindeki zonklama normalden daha şiddetliydi. Birkaç gündür, geceleri rüyalarında alevler görüyordu. Gökyüzünü siyaha boyayan, devasa, yutucu bir yangın. Kulaklarında yankılanan çığlıklar ve kadife bir elbisenin hışırtısı... Rüyadan uyandığında yatağında ter içinde kalıyor, ellerinin titrediğini fark ediyordu.
“Sadece yaşlanıyorum.” diye mırıldandı kendi kendine, sesinin kulübenin duvarlarında yankılanmasına izin vererek. "Zihnim bana oyun oynuyor."
Bıçağı sertçe ceviz ağacına bastırdı. Tam o anda kafasındaki yara izinde keskin, saplanan bir acı hissetti. Kulağında tiz, neredeyse sağır edici bir çınlama başladı. Elindeki bıçak masaya düştü. Alexei iki eliyle