Geceyi seviyordu.
Sessiz olduğu için.
Çünkü geceler hiçbir şey istemiyordu ondan.
Kimse güçlü görünmesini beklemiyordu. Kimse gözlerinin içine bakıp "İyi misin?" diye sormuyordu. Kimse, cevabını zaten bildiği sorularla ruhunu biraz daha yormuyordu. Geceler yalnızca gökyüzünü önüne seriyor, karanlığını ile yargılamadan içine alıyordu.
Belki de bu yüzden kendini en çok yıldızlara yakın hissediyordu.
Elindeki çaydan yükselen buhar yüzüne vururken bakışlarını gökyüzünden ayıramadı.
Anneannesinin evinin bahçesi gündüzleri huzur kokardı. Çiçeklerin arasından geçen rüzgâr insanın içini ferahlatır, kuş sesleri sessizliği bile güzelleştirirdi. Ama gece olunca aynı bahçe başka bir yere dönüşüyordu. Çalışmayan bahçe lambası karanlığı olduğundan daha koyu gösteriyor, rüzgâr ağaç dallarını salladıkça sanki görünmeyen biri usulca yürüyormuş hissi veriyordu.
Korkuyordu.
Ama içeri girmedi.
Çünkü bazı geceler korkular bile yalnız kalma isteğinin önüne geçemiyordu.
Bugün yıldızlara ihtiyacı vardı.
Telefonuna istemsizce baktı.
21.58
Parmakları bardağın sıcak camında yavaşça dolaştı sonra yeniden gökyüzüne çevirdi bakışlarını.
Bir yıldız diğerlerinden daha parlaktı. Yoksa yalnızca ona öyle mi geliyordu?
Telefon ekranına tekrar baktı.
21.59
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.
"Ne yapıyorsun Simra?" diye fısıldadı kendine.
Bunu son zamanlarda sık yapıyordu.
Saat ona yaklaşınca telefonu eline alıyor, hiçbir bildirim gelmese bile ekranı açıp kapatıyordu.
Aslında beklediği şey bir mesaj değildi.
Bir histi.
Bir cümlenin, bütün gün taşıdığı yükü birkaç saniyeliğine hafifletmesini bekliyordu.
Tam ekranı kapatacağı sırada telefon titredi.
Kalbi istemsizce hızlandı.
Gece.
İsmini bilmiyordu.
Yüzünü bilmiyordu.
Sesini hiç duymamıştı.
Kalabalıkta yanından geçse tanıyamazdı bile.
Ama buna rağmen...
Kelimelerini ezbere biliyordu.
Bazen yazdığı bir cümleyi günlerce düşünür, bazen yalnızca tek satırla saatlerce ayakta kalabilecek gücü bulurdu.
Bir insanın hayatına dair bu kadar az şey bilip ruhunu bu kadar yakından tanımak mümkün müydü, yoksa insan bazen yalnızca birkaç cümleye sığan bir kalbi yıllardır tanıyormuş gibi hissedebilir miydi?Bu soruyu kendine defalarca sormuştu.
Cevabını ise her seferinde aynı yerde bulmuştu.
İnsan önce bir yüzü değil, bir ruhu severdi.
Mesajı açtı.
Gece: Selam Simra.
İçinde küçücük ama gerçek bir sevinç kıpırdadı.
Gülümsediğini fark edince istemsizce başını iki yana salladı.
Simra: Selam.
Birkaç saniye sonra yeni mesaj geldi.
Gece: Bugün mezarlığa gittin.
Simra'nın parmakları ekranda duraksadı.
Bunu ona söylemişti.
Ama hatırlaması...
Hatırlamayı önemsemesi...
Nedense içindeki boşluğun küçük bir kısmını dolduruyordu.
Simra: Evet.
Gece: Nasıldı?
Bu sorunun cevabı yoktu.
"İyiydi." dese yalan olurdu.
"Kötüydü." dese eksik kalırdı.
Çünkü mezarlık yalnızca özletmiyordu. İnsanı, affedemediği kendisiyle de baş başa bırakıyordu. Dakikalarca düşündü. Sonunda yalnızca tek kelime yazdı.
Simra: Aynıydı.
Mesaj gönderildi.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra ekran yeniden aydınlandı.
Gece: Bazen "aynı" dediğimiz şey, en çok canımızı acıtandır.
Simra uzun süre o cümleye baktı.
Belki başkası okusa sıradan bulurdu.
Ama o...
Kendini ilk kez bir cümlenin içinde bu kadar görünür hissediyordu.
Belki de sevilmekle anlaşılmak aynı şey değildi.
Ve insan bazen anlaşılmayı daha çok özlüyordu.
Gece: Eve döndün mü?
Simra: Anneannemdeyim.
Gece: Haklısın.
Gece: Söylemiştin.
Yine gülümsedi.
Çünkü unuttuğunu inkâr etmemişti.
Küçücük bir ayrıntıyı hatırlaması bile, "Seni dinliyorum." demenin başka bir yoluydu.
Telefon ekranına bakarken aklından tek bir düşünce