Gümüş.
Dünya bir anlığına gümüşi bir parıltıyla aydınlandı, hemen ardından yerini boğucu bir karanlığa bıraktı. Ama karanlık bile sessiz değildi. Karanlık, binlerce yıldır toprağın altında biriken o acı verici fısıltıyla inliyordu.
Elisora... Titreme.
Kendi adımı duydum ama bu rüzgarın sesi değildi. Bu, o geceye ait, kulak zarlarımı yırtan o uğultuydu. Bir hatırayı izleyen ruhumun sesi gibi, belki sadece uyanmak isteyen bedenimin haykırışı.
Beş yıl öncesi. Evimizin ahşap kapısının kırılma sesi, mutfaktaki metal kap kacakların yere saçılması... Ve çığlıklar. Komşularımızın, o zavallı köylülerin çığlıkları. Hepsi birer feryada dönüşüyordu. Acı, eğer o seslerin hepsi bir kelimeye dönüşseydi şüphesiz bu "Acı" olurdu.
Koş!
Annemin sıcak elini bileğimde hissettim. Beni peşinden çekiyordu. Canavarların geçtiği her yer donmuş, salkım saçak gümüş bir kırağıyla kaplanmıştı. Aralıklı, siyah taşlar dizilmiş ev yolu ve civcivlerin tahta kümesi çoktan donmuş gibiydi. Fakat sadece ince bir zar gibi örtülen soğuk. Hareketi ya da yaşamı engelleyen bir donma değildi bu. Gelişlerinin habercisiydi.
Kapıdan çıkmaya çalıştığımızda karşımızda belirdi. O şey... Bir insan değildi. Sırtından çıkan ters kemiklerle, gözleri olmayan ama açık ağzından siyah bir duman kusan bir Kırık Eklemci'ydi. Onu ilk kez orada gördüm.
Anlatılanlardan uzak, insana dehşet veren bir yaratıktı. Bize doğru bir adım attığında, havaya o metalik canavar kokusu yayıldı.
Annem donup kaldı, beni arkasına çekti. En az benim kadar dehşet içinde nefes nefeseydi. Ölümün geldiğini ve şüphesiz acı içinde olacağını biliyor gibiydi. Tam o anda babam fırladı. Elinde sadece bir balta vardı ama gözleri, o yaratıktan çok daha korkunç bir ateşle yanıyordu.
"Git! Al götür onu!" diye kükredi babam, anneme bakmadan. Baltasını yaratığın o çirkin yüzüne savurduğunda, gümüşi bir kıvılcım çaktı.
Baba!
Bağırmak istedim ama sesim boğazımda düğümlendi. Annem beni çekiyordu, ormana doğru kaçmaya zorluyordu. Arkama dönüp baktığımda gördüğüm son şeydi... Babam, canavarın üzerine atlamış, yaratığın pençeleri sırtına gömülürken bile baltasını saplamaya çalışıyordu. Ormanın karanlığına gömülürken gördüğüm o son görüntü, babamın yüzündeki o acı dolu gülümsemeydi. Ölüyor olmayı değil, ailesini kurtarıyor oluşunaydı bu gülümseme.
Geri dön! Baba!
Dünya dönmeye başladı. Ormanın sık ağaçları birer parmaklığa dönüştü. Her yer karanlıktı. Ve o fırtınanın ortasında, annemin sesini duydum. Ama artık fısıldamıyordu. Bağırıyordu.
Sora! Sora, uyan!
Karanlığın içinden bir el yüzüme indi. Sert bir tokat.
Gözlerimi açtım.
Nefes nefese, ter içinde yatağımda doğruldum. Ciğerlerim patlayacak gibiydi. Dağdaki o derme çatma evimizin tavanını gördüğümde derin bir nefes aldım ama kalp atışlarım hala kulaklarımda güm güm ötüyordu.
Başımda, yüzü endişeyle sarsılmış annem duruyordu. Elini omzuma koyduğunda titredim.
"Yine mi?" diye sordu, sesi kısıktı. Cevap vermedim. Sadece odanın köşesindeki o paslı hançere baktım. Her defasında aynı düşünceler. Ufacık bedenimin başaramayacağını bile bile, hançeri avuçlayıp canavarın