“Evime gitmekten korkuyordum
yalnızlık bana dokunuyordu”
Atilla İlhan
Miray otomobilden iner inmez elini alnına götürdü. Parmaklarına teri bulaştı. İstanbul’dan çıkarken üzerine geçirdiği ince keten gömlek yol boyunca kırışmış, sıcağın etkisiyle sırtına yapışmıştı. Ön koltukta duran çantasını omzuna aldı, ardından arka kapıyı açıp valizini çıkardı. Kapıyı kapattıktan sonra birkaç saniye yolun kenarında öylece durdu.
Valizin tekerlekleri toprak yolda takırdadı. Çiçeklerin arasından geçti. Hanımelleri sarmıştı çitleri, yaseminler duvarların üzerinden taşmıştı. Bir zamanlar birinin özenle diktiği, suladığı, büyüttüğü çiçekler. Şimdi sahipsiz ama hâlâ açıyorlardı.
Evin kapısının önünde durdu. Anahtarı çiçeklikten aldı. Zeynep'in söylediği yerdeydi. Küçük, paslı bir anahtar. Kilidi çevirdiğinde biraz direnç gösterdi. Zorlayıp ileri ittirince açıldı.
İçerisi sıcaktı. Günlerdir, belki haftalardır kapalı kalmış bir evin o boğucu sıcaklığı. Toz kokusu, eski ahşap kokusuna karışmıştı. Holde durdu. Pencereleri açtı.
Rüzgâr esti.
Evi keşfetmeye başladı. Küçük bir mutfak. Dolapları açtı. Birkaç kutu konserve, makarna, biraz zeytinyağı. Buzdolabını açtı. Boştu. Çalışmıyordu bile. Fişinin prizden çıktığını fark edip taktı. Birkaç saniye sonra buzdolabının sesi duyuldu.
Yatak odası. Tek kişilik bir yatak. Üzerinde bir yorgan, katlanmış. Yastığı yüzüne bastırdı. Güneş kokuyordu.
Banyo. Eski bir lavabo, paslı bir musluk. Suyu açtı. Borular bir an titredi, ardından su akmaya başladı.
Salon. Eski bir kanepe, bir masa, iki sandalye. Duvarlarda solmuş fotoğraflar.
Terasa çıktı.
Teras, evin en güzel yeriydi. Geniş, taş zeminli, denize bakan. Eski bir metal masa, iki metal sandalye. Paslanmışlardı. Üzerine oturduğunda sandalye gıcırdayarak ses çıkardı.
Önünde Gökova Körfezi uzanıyordu. Akşam ışığı suya düşmüş, altın bir parlaklık vermişti. Uzaktan bir balıkçı teknesi dönüyordu. Martılar dalış yapıyordu.
Miray oturdu. Çantasından sigarasını çıkardı. Yaktı. İlk nefesi derin çekti. Dumanı rüzgâr götürdü. İstanbul'a baktı. Göremiyordu ama biliyordu orada olduğunu. Şehrin gürültüsünü, trafiğini, kalabalığını, koşturmacasını. Ve Kerem'i.
Kerem hep uzaktaydı. Hep başka bir yerde. İşte, toplantıda, iş gezisinde.
Miray hep bekledi. Evde. Telefonun başında. “Ne zaman gelirsin?” “Bu hafta olmaz.”
“Peki haftaya?” “Bakalım.”
“Bakalım” demek “sen beklersin, ben karar veririm” demekti. Kendi hayatını erteleyerek, kendi ışığını söndürerek, kendi sesini kısarak yine de beklemişti.
Sonra bazı toplantıların aslında toplantı olmadığını öğrenmişti.
Bazı iş gezilerinin de.
Ayrıldıklarında Kerem şaşırmıştı. “Neden?” demişti.
Gerçekten anlamamıştı. Miray açıklamaya çalıştı. Yoruldum. Bekledim. Gelmedin. Aramadın. Beni görmedin.
Kerem dinledi. “Ama seni seviyorum,” dedi.
Sevmek. Bu kelimeyi ne kadar kolay söylüyordu. Ama sevmek, beklemek değildi. Sevmek, görmek değildi. Sevmek, orada olmaktı. Kerem hiçbir zaman orada olamamıştı.
Sigarasını bitirdi. İkincisini yaktı. Güneş batıyordu. Körfez altından bakıra dönüyordu. Gökyüzü turuncudan pembeye, pembeden mora geçiyordu.
Telefonu titredi.
Cebinden çıkardı. Ekrana baktı.
Kerem.
Mesaj: “Nerdesin? Konuşalım.”
Miray birkaç saniye ekrana baktı. Sonra Kerem’in adına bastı. Numaranın altında beliren seçeneklerden “engelle”ye dokundu. Telefonu kapattı. Ekran karardı. Siyah camın üzerinde kendi yüzünü gördü. Gözleri kızarmıştı. Saçları dağılmıştı.