"Herkesin gökyüzünde bir yıldızı vardır," derler. Benimki çoktan sönmüştü. Peki neden sönmüştü? Ailem, benim canımı en çok yakanlardandı. Yemek masasında bile yeri olmayan biriydim.
Sabah uyandığımda, her sabahki rutinimi tekrarlayarak yatağımı topladım ve kahvaltıyı hazırladım. Bunları yapmamın tek bir sebebi vardı: Okula gidebilmek. Eğer evdeki işleri düzenli yaparsam, okula gitmeye hakkım olurdu.
Tabakları masaya dizerken parmak uçlarımın titremesini gizlemeye çalıştım. Çaydanlıktan çıkan buhar mutfağın soğuk havasına karışırken aslında sadece kendime bir kaçış yolu açıyordum. Onlar için hazırladığım bu sofra, benim özgürlük biletimdi. Masada boş duran sandalyeye bakmadım bile; çünkü biliyordum ki o sandalye hiçbir zaman benim ağırlığımı taşımak için orada durmamıştı. Ceketimi alıp kapıya yöneldiğimde, arkamda bıraktığım sadece bir kahvaltı sofrası değil, aidiyetini yitirmiş bir çocukluktu.
Okul yolunda ilerlerken sadece dersleri değil, akşam eve döndüğümde yapacağım işleri de düşünüyordum. Giydiğim hırkayı çekiştirerek vücudumdaki izleri kapatmaya çalıştım. Okula girdiğimde yavaş ve sakin adımlarla sınıfa doğru ilerledim.
Sırama oturduğumda, ahşabın soğuk yüzeyine parmaklarımı bastırdım. Burası benimdi. Kimsenin benden hizmet beklemediği, kimsenin varlığımı bir yük olarak görmediği o birkaç metrekarelik özgürlük alanı... Çantamdan defterimi çıkarırken kolumdaki sızı kendini hatırlattı; sabahki o aceleci hazırlığın bedeliydi bu. Başımı kaldırıp pencereye baktığımda, gökyüzünün gri bulutlarla kaplı olduğunu gördüm. Yıldızım sönmüş olabilirdi ama bugün bu sınıfta, o karanlığın beni yutmasına izin vermeyecektim. Tam o sırada sınıfın kapısı sertçe açıldı. İçeri giren rüzgarla birlikte, koridorun gürültüsü ve o tanıdık, ağır özgüven de içeri sızdı.
İçeri giren Kerem’di. Evet, ondan hoşlanıyordum. Bunu kimse bilmiyordu; sahi, kime söyleyebilirdim ki, kimim vardı? Bakışlarımı hızla pencereye çevirdim, sanki bulutlarda çok önemli bir şey varmış gibi davrandım. Kalbim, kolumdaki sızıya inat, göğüs kafesimi zorlamaya başladı. Kerem'in varlığı sınıfa sadece gürültü değil, benim asla sahip olamadığım o "ait olma" hissini de getiriyordu. O, girdiği her odanın sahibi gibiydi; bense sadece o odaların köşelerindeki gölgelerden biriydim.
Onun neşeli bir şakasına sınıfın geri kalanı kahkahalarla karşılık verirken, ben defterimin kenarına anlamsız çizgiler çiziyordum. Kerem, sırasına geçerken bir anlığına benim olduğum tarafa doğru baktı ya da ben öyle sanmak, buna inanmak istedim. O an, üzerimdeki hırkayı biraz daha sıkı sardım. Vücudumdaki o izlerin, ruhumdaki bu yaraların görülmesinden, en çok da onun tarafından fark edilmesinden korkuyordum. Çünkü benim yıldızım sönmüştü; onunkiyse o kadar parlaktı ki, yan yana gelsek benim karanlığım onun ışığını da lekeleyecekmiş gibi hissediyordum.
Yanıma yaklaşan adımları fark edince heyecanım katlandı. Yanımdaki boş yere oturdu ve konuşmaya başladı. Kalbim o kadar şiddetli vuruyordu ki, sıranın altındaki ellerimi dizlerime bastırarak titremesini durdurmaya çalıştım. Bakışlarımı hâlâ pencereden ayırmamıştım ama kokusu çoktan etrafımı sarmıştı bile. O