Merhabalar, hikayeye başlamadan önce sizlere bir detayı belirtmek isterim. Hikayeyi 'yetişkin' içerik olarak işaretledim. Bunun tek sebebi cinsellik içermesi değil, erkek muhabbeti sahnelerinden kaynaklı olarak küfür de içermesi. Hassasiyeti yüksek olan okurların okumamasını öneririm.
----
İstanbul'un en işlek yerlerinden biri olan Kuruçeşme'deki Macrocenter'ın otomatik cam kapıları her açıldığında, içeriye İstanbul'un o ne istediğini bilemeyen mart sonu havası doluyordu. Biraz deniz tuzu, biraz egzoz dumanı ve taze çiçeklerin kokusu... İçeride ise gün hep aynı şekilde akmaya devam ediyordu. Temizlik ürünlerinden şarküteri reyonuna kadar her ürünün kokusunun birbirine karıştığı o garip market kokusu ve bitmek bilmeyen bip sesleri artık Suna'nın bir düzeni olmuştu.
Suna alnına düşen bir tutam saçı bıkkınlıkla geriye itti. Normalde kasa birimi şefi olarak bu saatte arka tarafta envanter kontrolü yapıyor ya da vardiya çizelgeleriyle boğuşuyor olması gerekirdi. Ama kader—ve her zamanki gibi sabahın köründe hastalandım diye mesaj atan Nihat—onu bugün bir numaralı kasanın başına mahkum etmişti.
"Üyelik için telefon numarası rica edebilir miyim?"
Bıkkın sesi, kendi kulağına bile otomatiğe bağlanmış bir kayıt cihazı gibi geliyordu. Önündeki banttan kayan avokadolar, organik sütler ve glütensiz bilimum paketli gıdalar arasında Suna, dışarıdaki o güneşli günü sadece kapı her açıldığında yüzüne vuran ılık esintiden hissedebiliyordu. İçinden'Keşke şu an buradaolacağıma sahilde yürüyüş yapıyor olsaydım' diye geçirdi. Ama o İstanbul'un en güzel yerlerinden birinde, elinin altında son model bir kasa sistemiyle, hayatının neresinde yanlış yaptığını düşünerek geçirdiği bir mesainin tam ortasındaydı.
Suna Yamaç işletme bölümü mezunuydu. Gerçi ülkenin şu anki durumu gözden geçirildiğinde üniversite mezunu market çalışanı sayısı oldukça fazlaydı zaten. O yüzden mesleği garip sayılmazdı. Buradaki asıl sıkıntı, bu işi üç yıldır yapıyor olmasıydı. En başta mecburen bu işe 'Bu geçici bir süreç olacak, normal bir iş bulana kadar burada para kazanacağım' mantalitesiyle girmişti. Sonra normal bir iş bulamamıştı. Denediği her kapı kapanmıştı. Daha doğrusu kapılar açılmamıştı bile. Gittiği iş görüşme sayısı öyle azdı ki! Zamanla iyice seyrekleşmişti. Tabii bunda kendi pes edişinin ve yoruluşunun da etkisi vardı. Bir de ardından gelen alışılmış konfor alanı konusu vardı. Aslında konforlu olduğu da söylenemezdi. Haftada altı gün çalışıyor, vardiyalı olduğu için düzensiz saatlerde çalışıyor, üstüne bir de az maaş alıyordu. Buraya girebilmesi bile ortalama İngilizcesi ve matematikle arasının fena olmamasından kaynaklıydı. Yoksa çalışkanlık seviyesi düşünülürse buraya girmesi bile zordu. Diğer zincir marketlere kıyasla üst segment bir markette çalıştığı için haline biraz şükrediyordu. Ama bu şükür hali de hayatında adam gibi bir yol çizmesinin önüne geçiyordu.
Kısacası anlamsız bir çıkmazdaydı. Ha gideceğim, ha