Yeni başlayan günü her zamanki gibi mutsuz karşılamış, pencereden sızan çiğ gün ışığına yüzümü buruşturarak yataktan kalkmıştım. İnsanın iş dışında bir hayatı olmasına katlanamayan, emek sömürüsüyle çarkını döndüren son işimden istifa edeli tam bir hafta oluyordu. Faturalar sırasını beklerken hayatımı düzene sokmam gerekiyordu ama zaten anneannem ve dedemi kaybettikten sonra hayatımın ne kadar düzenli gidebildiği koca bir meçhulden ibaretti.
Ailemi doğar doğmaz kaybetmiştim. Bu yüzden benim sığınağım onlar olmuştu; fakat kader, henüz çok gençken beni o sığınaktan da dışarı atmıştı.
Sanırım onlarla geçen o huzurlu günleri özlediğimden, ergenliğimdeki aykırı zevklerime sıkı sıkıya tutunuyordum. Sabahın köründe, evin içinde yankılanan son ses metal müzik eşliğinde dans ediyor, bir yandan da sert kahvemi demliyordum. Müziğin gürültüsü zihnimdeki boşluğu doldururken, kapının yumruklanma sesini duymakta epey gecikmiştim.
Kapıyı açtığımda karşı komşum, mahallenin asayiş amiri kıvamındaki huysuz teyzesiyle burun buruna geldim. Neyse ki kulakları eskisi kadar iyi duymuyordu da dinlediğim müzikten ziyade, evime girip çıkanları görememekten şikayetçiydi.
“Sena kızım, yine açmışsın son sesi! Genç yaşta sağır mı edeceksin kendini?” dedi, gözleri merakla arkamdaki hole kayarken.
Ona cevap vermeden, sorgulayan bir bakış attım. Bu sabahki bahanesini merak ediyordum.
“Alt kattaki Mehmet Bey gürültüden çok rahatsızmış, benden duymuş olma ama aşağıda fena söyleniyordu sana.”
“Çok rahatsızsa gelsin kendisi söylesin,” dedim umarsızca. “Gündüz iş saatinde müzik dinlemek henüz yasaklanmadı diye biliyorum.”
Kapıyı kapatmak için hamle yaptığımda, nasırlı eliyle kapının kenarını tuttu. Diğer elinde tuttuğu sarımtırak, yıpranmış bir zarfı uzattı.
“Kapının altına birisi bunu bırakmış,” dedi. Gözleri zarfın üzerinde aç kurtlar gibi geziniyordu.
Zarfı elinden çekip aldım. Epey eski, sanki yıllarca rutubetli bir sandıkta beklemiş gibi duruyordu. Arkasını çevirdiğimde ise yalnızca iki kelime yazıyordu: “Lena’ya.”
Harf hatası yapmışlar herhalde, diye düşündüm. Hangi ahmak, isimlerin ilk harfini karıştıracak kadar dikkatsiz olurdu ki?
Komşu teyzenin hala gitmediğini, ne okuyacağımı görmek için orada durup baktığını fark edince, “Teşekkürler,” dedim ve bu sefer engel olmasına fırsat vermeden kapıyı yüzüne kapattım.
Mutfak masasında, yeni demlenen kahvemin dumanı tüterken zarfı titizlikle açtım. İçindeki kağıt o kadar gevremişti ki dokunsam parçalanacak gibiydi. Taklit edilmesi zor bir eskilik kokusu yayılmıştı odaya.
“Lena,
Bu mektup eline geçtiğinde isminin yanlış yazıldığını düşüneceksin. Ama Lena, bu zamanda unutulmuş gerçek ismin.
Şu an bulunduğun hayat ve büründüğün bu insan sadece bir yanılgıdan ibaret. Tıpkı benim gibi sen de bunu ruhunun en derininde hissediyorsun. Zamanda oluşan bir çatlak, kimliğini bir toz bulutu gibi dağıttı. Ama sen Lakhesis’in torunu, Klotho’nun kızı Atropos’sun, Lena.
Ailen sandığın gibi ölmedi. Onlar bir sonun içinde kayboldular.
Eğer gerçeği öğrenmek ve onları tekrar görebilmek istiyorsan, Şanlıurfa’da Örencik Köyü’nde Eternus isimli kişiyi bul.
İçindeki saf benliği dinle Lena, gerçek