Metruk binanın yankıları, aydınlanıp sönen zayıf floresanın ışığında kaybolup görünüyordu. Buruna dolan rutubet kokusu, basit bir düzenek ile sürekli kullanılmayacak hale gelen metal kovaya damlayan su damlaları, psikolojik işkencenin temelini atıyordu. Kulak dolduran fısıltılar su damlaları ile karışarak Hazar’ın zihnini deliyordu adeta. Donuklaşan hisleri ancak azalan acı eşiği, ufak ufak akan teri bile hissetmesine ve vücudunun sızlamasına neden oluyordu. Hazar aklını kaybetmemek için tırnaklarıyla sürekli kendine zarar vermek zorunda kalıyordu. Anda kalabilmek için sürekli kendini dürtmesi gerekiyordu. Parmaklarının üçte biri kan toplamıştı. Yukarıdan, ellerinden bağlanarak sallanması ise omuzlarına kilolarca ağırlık bindirmiş gibiydi. Ağırlaşan göz kapaklarını yavaşça kaldırarak etrafına bakmaya çalıştıysa dahi, patlamış kaşından süzülen kan gözlerini açmasına engel oluyordu. Yorgunluk da bunun cabasıydı. Bu düşünceler içinden sıyrılmasına sebep olan adım seslerini işitti Hazar. Giderek yaklaşıyordu. Aniden fısıltılar kesildiğinde geriye sadece metal kovaya mermi gibi düşen su damlalarının çıkardığı tok ses kalmıştı.
‘Aslına bakarsan, bayağı inatçı çıktın.’
İnce siyah gömleği ve krem rengi kravatı ile fit vücudunu dengeliyor, sol kulağındaki halka küpe Hazar’a oldukça tanıdık geliyordu.
Hazar cevap vermedi. Hali de yoktu zaten. Sadece nefes alışverişinde belirgin düzensizlikler duyuluyordu. Aldığı nefes yetmiyormuş gibiydi.
Adam elini hazarın saçlarına geçirerek arkaya doğru çektiğinde, hazarın yüzünde belirgin morluklar ve kurumuş kan lekeleri vardı.
‘Kim olduğunu söyle, sonra gel seninle yemek yiyelim.’
Adam duraksadı, elini çenesine götürdüğünde, hazar kan tükürdü.
‘Şöyle bol yoğurtlu, tereyağlı bir İskender mükemmel olurdu.’
Hazar kurumuş boğazını temizlemeye çalıştı. Sesi fısıltıdan daha kısık çıkıyordu.
‘Canın cehenneme.’
Adam kulaklarına varan gülümsemesiyle kalakaldığında omuzlarına yük binmiş gibi öne doğru eğilerek hazarla göz göze geldi.
‘Öyle mi dersin?’
Masadan aldığı beyzbol sopasına dikkatlice baktı. Üzerinde çentikler vardı,
‘Bu arkadaş çok can aldı biliyor musun? Bakalım kaç taneymiş.’
Arkasına geçtiğinde sopayı havaya kaldırarak omzunda indirdi.
Hazar uyuşmaya başlayan sağ omzunun kırıldığını anladığında, acıyla haykırdı. Daha fazlasını kaldıramazdı, kaldırmak istemiyordu.
‘Adını söyle.’
Adam tekrar aynı soruyu yinelediğinde gözlerindeki ateş dışarı taşıyor gibiydi.
Hazar ise, kırılan omzunun acısı ile sarsılarak acıyla tısladı. Gözlerinden akan yaşlar, acıyı yok saymaya çalıştığının kanıtıydı.
‘Hazar…’
‘Hazar Göktürk Şah.’
Hazar adını tam söylediğinde içinde belli belirsiz bir burukluk hissetti. Artık bu ismin kim olduğunu anlayamıyordu. Bir tetikçi mi? Bir eş mi? Bir baba mı?
Aniden gözünün önüne o küçük çocuk geldi. Poyraz, bu hayattaki tek varlığı, varisi ve oğluydu. Aynı sopa bu sefer sol boşluğuna geldiğinde Hazarın nefesi kesildi. Sopa sürekli kemiklerini hedef alıyordu. Adam aniden sopayı yere bıraktı.
Duraksayarak elini çenesine götürdüğünde keskin yüz hatlarını gölgeleyen floresan titremeye başladı.
‘Sen benim tanıdığım Hazar değilsin.’
İşkence odasının dört yanına dağıtılan adamlar pür