Kalbim sevdiğim için atıyordu, ama sesini ondan başka herkes duyuyordu.
Pamir Arsal'dan
İnsan kaybedince anlarmış sevdiğini. Bu cümleyi daha önce binlerce kez duymuştum ama hiçbir zaman bu kadar ağır gelmemişti. Meğer bu söz, insanın ciğerlerine dolan bir dumanmış, nefes aldıkça yakan, nefes vermeye çalıştıkça daha da acıtan bir zehirmiş.
Seviyormuşum ben kollarımda kanlar içinde yatan kadını. Bunu şimdi, dizlerimin üzerinde çökmüş haldeyken, ellerim titreyerek onu tutmaya çalışırken anlıyordum. Onu sevmek dediğim şey büyük sözler değilmiş. Kahramanlık değilmiş. Gurur hiç değilmiş. Sevmek, onun nefes almasını istemekmiş. Sadece nefes alsın diye yalvarmakmış hayata. Bana gülümsemesini değil, gülümseyebilecek kadar hayatta olmasını istemekmiş. Konuşmasını değil, sesi çıksın diye her şeye razı olmakmış.
Kollarımda öylece yatıyordu. Ağırlığı vardı ama varlığı yok gibiydi. İnsan sevdiğini kaybederken önce ellerini kaybedermiş. Parmaklarım onun omuzlarına tutunuyordu ama sanki tutunduğum şey boşluktu. Ne kadar sıksam da gitmesini engelleyemiyordum. Göğsüme bastırıyordum onu, kalbimin üzerine, sanki kalbim onun kalbiyle konuşabilirmiş gibi. Benim kalbim hızlı hızlı atıyordu, onunki ise sessizdi. O sessizlik kulaklarımı sağır ediyordu. Dünyadaki bütün sesler susmuştu ama onun nefesinin olmaması her şeyi bastırıyordu.
Bir adamın çaresizliği işte tam bu anda başlıyordu. Güç dediğin şey, silah dediğin şey, korku salmak dediğin şey anlamını yitiriyordu. Ben ne kadar güçlü olursam olayım, ne kadar korkulan bir adam olursam olayım, kollarımdaki kadına nefes veremiyordum. Ona acıyı durduracak bir söz bulamıyordum. Gözlerimi kapatıp açsam geçecek bir kabus değildi bu. Gözlerim açıktı ve gerçek tam karşımdaydı. Ellerim kana bulanmıştı ama asıl kirlenen içimdi. Kendimden tiksiniyordum. Bir hata demek bile hafif kalıyordu. Bu bir hata değil, bir yıkımdı. Kendi ellerimle sevdiğim kadının hayatını parçalara ayırmıştım.
Onun yüzüne baktım. Dudakları solgundu. Az önce bana kızabilen, bana gülümseyebilen kadın yoktu karşımda. Ben onun dudaklarından çıkan her kelimeye aşıktım. Sessizliğine bile. Şimdi o sessizlik beni boğuyordu. Yanağını okşadım. Soğuktu. O soğukluk içime işledi. Üşüyordur diye düşündüm, saçma bir umutla. Üşümesin diye ceketimi çıkardım, üzerine örttüm. Sanki üşürse hastalanacakmış gibi. Sanki hastalanırsa iyileşme ihtimali varmış gibi. İnsan çaresiz kalınca aklına tutunacak ne varsa ona sarılıyormuş.
Gözlerimden yaşlar aktı ama ağladığımı bile fark etmedim önce. Çünkü bu ağlamak değildi. Bu çözülmekti. Bir adamın içten içe dağılmasıydı. Göğsüm sıkışıyordu. Nefes almak zor geliyordu ama bırakmak istemiyordum. Nefes almayı ben bırakayım, o alsın istiyordum. Yer değiştirmek istiyordum onunla. Canımı verip onun yerine yatmayı. Hayat dediğin şey bu kadar adaletsiz miydi? Sevmek bu kadar cezalı mıydı?
Ben onun her zerresine sevdalıymışım. Gözlerindeki kırgınlığa, susuşuna, bana karşı dimdik duruşuna. Onun güçlü olmaya çalışırken kırılan yanına. Şimdi anlıyordum ki ben onu kaybettiğim an, kendimi de