"İnsanın ruhunda en derin izi, çocukken sustuğu acılar bırakır."
İnsan beş yaşında çocukluğunu kaybeder miydi? Kaybederdi. Öyle bir kaybederdi ki, sanki ruhundan bir parça sökülür, yerine sonsuz bir boşluk yerleştirilirdi. Bu kayıp bir oyuncağın, kırılmış bir bisikletin ya da yırtılmış bir masal kitabının eksikliği gibi değil; kalbinin orta yerinde açılan, yıllar geçse de kapanmayan bir yara gibiydi. İçine düştüğün bir dipsizlik, ne yukarı çıkabileceğin bir ışık ne de tutunabileceğin bir dal bırakır sana. Sen hâlâ beş yaşındasındır ama artık bir çocuk değilsindir. Çünkü bir çocuk, gözlerinde umut taşımalı, avuçlarında güven büyütmelidir. Oysa sende yalnızca ürkek bir sessizlik, yarım kalmış bir çığlık ve kabuğuna çekilmiş bir yalnızlık vardır artık. Çocukluk, sen istemeden senden alınmıştır. Çalınmıştır. Ve onu geri getirebilecek hiçbir güç, hiçbir zaman yoktur.
Benim çocukluğum da işte böyle çalındı. Beş yaşında, babamın elleriyle karanlığın içine itildim. Ne olduğunu bile anlayamadan, bir daha hiç çıkamayacağım o soğuk ve ıssız boşluğun ortasında buldum kendimi. Babam, sadece bir baba figürü değildi benim hayatımda; aynı zamanda çocuk kalbimin ilk kırığı, ilk ihaneti, ilk korkusuydu. Oyuncağımı elimden almamıştı belki, ama çok daha derin, çok daha acımasız bir şey yaptı: hayal kurma hakkımı çaldı. Bir çocuğun gece korkmadan uyumasını sağlayan o güven duygusunu paramparça etti. O andan sonra hiçbir şey aynı olmadı. Gözlerimde parlaması gereken o canlı ışık söndü. Ne zaman bir şeye sevinmeye kalksam, içimde hep bir gölge belirdi. Çünkü karanlık artık içimdeydi. Ve o karanlıkla birlikte büyümeye mahkûm edildim.
Annemin ölümü, o karanlığın en sessiz çığlığıydı. Babam onu kendi elleriyle öldürmedi belki, ama onu ölüme götüren yolu döşedi. Bazen bir insanı öldürmek için eline silah vermek yetmez; bazen o silahı sessizce, gözlerinle verirsin. Bir bakışla, bir kelimeyle ya da o en tehlikelisiyle: suskunlukla. Babam annemin ellerine o silahı koydu. Ardından sessizce arkasını dönüp gitti. Yüzünde hiçbir duygu yoktu, ama gözlerinde koca bir emir vardı "Yap." Dili suskundu, ama gözleri haykırıyordu. O suskunluk bir rastlantı değildi. O suskunluk, bilinçli bir tercihti. Acımasızca kurgulanmış bir sondu. Annemin gözlerinde o an bir yardım çığlığı vardı, ama kimse duymadı. Duymak istemedi. Babam da istemedi. Çünkü onun için annemin çığlığı, kendi sessizliğini örten bir arka plandan ibaretti.
Ve ben, annemin yokluğuyla büyümeye mahkûm edildim. Ama onun yokluğu sadece bir eksiklik değil; içimde yankılanan, hiç dinmeyen bir çığlıktı. Ne zaman mutlu olmaya kalksam, o çığlık kendini hatırlattı. Ne zaman bir şeyler için güleyim desem, içimdeki o beş yaşındaki çocuk, boğuk sesiyle ağlamaya başladı. Çünkü ben çocukken kaybettim çocukluğumu. Ve karanlığa ilk adımımı, babamın beni