İstanbul’un üzerine çöken o gri, puslu akşam, ruhumdaki yorgunluğu daha da ağırlaştırıyordu. Ofisin yüksek pencerelerinden dışarı baktığımda, şehrin ışıklarının kirli bir sis tabakasının arkasında titrediğini görebiliyordum. İsmim Ada. Yirmi dört yaşındayım ve bazen bu koca şehrin içinde, akıntıda sürüklenen küçük bir yapraktan farksız olduğumu hissediyorum.
"Ada, bu raporlar hala masanda mı duruyor?"
Müdürüm Hakan Bey'in sesi, ofisin sessizliğini keskin bir bıçak gibi yardı. Başımı kaldırdığımda, elindeki kahve bardağını sallayarak bana tepeden bakan o kibirli yüzü gördüm. Mobbing, onun için bir hobi gibiydi. Dosyaları masama öyle bir hırsla fırlattı ki, birkaçı yere saçıldı. "Yarına yetişmezse sonuçlarına katlanırsın," dedi ve arkasını dönüp gitti.
Yere eğilip kağıtları toplarken, içimi tuhaf bir ürperti kapladı. Ensemde, sanki birinin buz gibi nefesini hissediyordum. Ofisin tavanındaki o karanlık köşelerden biri beni izliyordu. Başımı hızla kaldırdım, etrafa baktım; mesaiye kalan birkaç iş arkadaşımdan başka kimse yoktu. Yorgunluktan, diye fısıldadım kendi kendime. Sadece çok yorgunsun Ada.
Ofisten çıktığımda yağmur çiselemeye başlamıştı. İstiklal Caddesi’nin kalabalığına girmek yerine, Galata’nın o dar, Arnavut kaldırımlı ve loş ışıklı ara sokaklarına saptım. Bu sokakları seviyordum; binaların her birinin anlatacak bir hikayesi varmış gibi gelirdi. Ama o akşam, binalar sanki üzerime devrilecekmiş gibi duruyordu.
Adımlarımın yankısı boş sokakta çoğalırken, arkamdan gelen o tanıdık, tok ayak seslerini duydum. Duraksadım. Ses kesildi. Yürümeye devam ettim ses tekrar başladı. Kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladığında arkama bakmaya cesaret edemedim. Kutaydı bu. Eski sevgilim değil, üniversite yıllarında tanışmış olduğum eski arkadaşım, kâbusum olan o adam.
"Kaçamazsın Ada," dedi Kutay'ın sesi, sokağın nemli duvarlarında soğuk bir yankı bıraktı. "Her köşe başında, her gölgede beni göreceğini biliyorsun."
Kolumu kavradığında canım yandı. Beni kendine doğru hızla çevirdiğinde, gözlerindeki o kontrolsüz öfkeyi gördüm. "Beni öylece engelleyemezsin, bitti diyemezsin!" diye bağırdı. Sokak bomboştu. Bağırsam bile kimse duymazdı. Korku, bir buz kütlesi gibi mideme oturdu. Kutay tam üzerime doğru bir adım daha atmıştı ki, tam tepemizden, asırlık binanın saçaklarından kopan devasa bir mermer parçası büyük bir gürültüyle tam aramıza düştü.
Kaldırıma çarpan mermerin çıkardığı sağır edici ses Kutay’ın küfürlerini yuttu. Toz ve taş parçaları havada uçuşurken, mermerin düştüğü yerle Kutay'ın ayakkabısının ucu arasında sadece birkaç milimetre vardı. Kutay sarsılarak geri çekildi, yüzü kireç gibi olmuştu. Şok içindeydim. Eğer o taş yarım saniye önce düşseydi, ikimiz de orada can verebilirdik.
"Lanet olsun!" diye soludu Kutay, başını yukarı kaldırdı. Yukarıda sadece karanlık pencere boşlukları ve usulca yağan yağmur vardı. "Bu... Bu nasıl olur?"
Bense sadece titriyordum. Bu bir mucizeydi. Evren, tam o saniyede, en çaresiz anımda bana el uzatmıştı. Şansın böylesi ancak filmlerde olurdu. Kutay'ın şaşkınlığından faydalanıp hızla