Felsefeciler, karanlığın var olmadığını söylemiş ve aslında karanlığı, ışığın yokluğu olarak tanımlamışlardır. Yani gerçek yaşamda karanlık, ışığın yokluğu’na verilen addır.
Karanlık, her insanoğlunun benliğinde de mevcuttur.
Kimi zaman bazıları; hırslarını, aç gözlüğünü, hasedini, nefretini, acımasızlığını ve şiddet eğilimi gibi kötücül duygularını sakladığı o gizli bölüme, en ufak bir ışık huzmesi dahi sızsın istemez. Sanır ki, onlar açığa çıkarsa gerçek yüzü de ortaya çıkacaktır. Ve benliğinde bulundurduğu o duyguları hep karanlıkta bırakır; sonuçta, ışığın var olmadığı kopkoyu bir karanlıkta, gözlerden uzak, güvenle saklanmış bir yerdir orası.
Kimi insan ise, benliğinin her bir zerresi ışıkla dolsun ister. Kollarını iki yana açarak büyük bir şevkle karşılar ışığı. Saklayacak bir şeyi yoktur çünkü. Her bir zerresi ışığa tutulmuş elmas parçaları gibi parlasın, etrafa ışık saçsın ister.
Jung’un da ifade ettiği gibi; “Bir insan, aydınlığı hayal ederek değil, karanlığın bilincine vararak aydınlanır.”
İşte bu aydınlanmaya gönüllü olanlar; benliklerindeki her bir karanlık köşede bekleyen kötülüğü kontrol edebileceklerini bilirler, buna sonsuz bir güvenle inanır ve ışığa kucak açarlar.
Ve bir de başkaları vardır... Bir zamanlar ışıkla parlayan, ışığa kucak açan fakat sonra sonsuz bir karanlığa mahkûm olan birileri.
Tıpkı devasa bir patlama sonrası gözleri kör edecek denli parlak bir ışığa maruz kalmış; ardından bu patlama sonrası ortaya çıkan derin sessizliğin içinde, ışığın da yok olmasıyla karanlıkla çevrilmiş birileri.
Dünyaları yerle bir edilmiş birileri. Kuytu karanlık köşelerde saklanan değil... Karanlığın ta kendisi olmuş birileri.
Ölüler Diyarı’nın efendisi... Nam-ı diğer Hades...
Sanmayın ki, başkaları yok. Bir de direkt karanlığa doğanlar var.
Hiç ışık görmemiş, hiç aydınlıkta yürümemiş, karanlığa sığınmış ve hatta karanlığı dost edinmiş biri. Ona sunulan tek şeye tutunmak zorunda kalmış, onunla oynamayı öğrenmiş biri...
Baktığı her yer karanlık, gördüğü her yer karanlık, hissettiği her şey karanlık olduğundan, kara bir ok gibi saplandığı herkesi de karanlığa sürükleyen biri.
Bir kısım ona Orakçı da der. Bu yüzdendir uluslararası dilde ona The Reaper demeleri. Oysa Azrail’le birebir tanışanlar bilirler ki, onun orağı yoktur. Heyhat, bu bilgiyi başkalarına verebilme imkânları da olmamıştır hiç.
Bilfiil kendisi ölüm olan; birinin canını alması için illa da bir silaha ihtiyaç duymayan biridir o. Hoda Korosu üstadı için herhangi bir öldürücü silaha ihtiyaç yoktur. Tıpkı ona konulan ismin anlamını kutsarcasına; ucunda temreni olmayan sivri, demirsiz bir ok’tur o. Silahın ta kendisi, ölümcül kara ok’tur o.
Ölümün efendisi; Azrail’dir o.
🏹🏹🏹
“Haydi, daha büyük acılara doğru inelim şimdi...”
İlahi Komedya, Cehennem
Dante Alighieri
14 Şubat, 1995
1884’te Washington’da toplanan Uluslararası Meridyen Konferansı bir öneride bulundu. Teklif, boylam ve zaman ölçümü