Bilinç, karanlığın derinliklerinden sıyrılırken acı vermiyordu.
Asıl acı, yüzeye çıktıktan sonra başladı.
Kaelen'in bedeni, sanki okyanusun dibinden yukarıya fırlatılmış ve kıyıya çakılmış gibiydi. Önce soğuk geldi. Ama bu sıradan bir soğuk değildi — teninden değil, çok daha derinden işleyen türden, kemik iliğine kadar sızan, mezar taşının altında yüzyıllarca bekleyen topraktan yükselen bir soğuktu. Önce parmaklarını buldu. Sonra ellerini. Sonra omuzlarını, sırtını, göğsünü. En son, hiç ulaşmaması gereken yere sızdı — ruhunun en kırılgan, en korumasız köşelerine.
Zihni, kırılmış bir fenerin içindeymiş gibi hissettiriyordu. Düşünceler oradan buraya savruluyor, hiçbiri yeterince uzun kalmıyor, hiçbiri ona tutunacak bir gerçeklik sunmuyordu. Anılar, paramparça cam kırıkları gibi aralarında bağlantı kurmadan gelip geçiyordu. Bir çığlık. Bir alev. İblisin gözleri — durgun, meraklı, hayal kırıklığı bile duymayan.
Öldüm mü?
Soruyu zihninin içinde seslendirdi. Cevap gelmedi. Ama bedeni cevap verdi.
Nefes alıyordu.
Ve nefes, her şeyden önce yanlış hissettiriyordu.
Ciğerleri daraldı. Sanki birisi dışarıdan yavaşça sıkıyordu — hafifçe, sabırla, onu boğmadan sadece nefesini kıtlaştırarak. Her solukta göğsünün içinde bir şeyler gerildi, bıçak gibi battı ve bir sonraki nefesi daha da zorlaştırdı. Eski bedeninde nefes almak böyle değildi. Eskiden her nefes, dünyayı taşıyabilecek kadar genişti. Fırtınayı göğüsler gibiydi, derin ve kudretliydi — ciğerleri büyüktü, kasları güçlüydü, gövdesi yılların döküp yeniden inşa ettiği bir şeydi.
Şimdiyse ciğerleri küçüktü. Kavruk, dar, gelişmemiş.
Sanki bir çocuğun tenine sıkıştırılmıştı.
Gözlerini açtı.
Önce, hiçbir şey.
Sadece bulanık, anlamsız, şekilsiz bir gri. Sanki dünya henüz kendisini toparlamamıştı. Ya da Kaelen'in gözleri bu bedene alışmamıştı.
Göz kapaklarını zorla kırpıştırdı. Bir kez. Bir kez daha. Gri yavaşça ayrıştı, şekiller oluştu. Loş bir ışık — bir pencereden mi geliyordu, bir yarıktan mı, anlaşılmıyordu — ahşap bir tavanı aydınlatıyordu. Tahtalarda çatlaklar vardı. Derin, uzun çatlaklar; sanki bina kendisiyle barışamamış ve yıllar içinde kendi içine doğru çöküyordu. Tahtaların birleştiği yerlerde nem birikmiş, sararmıştı. Küf kokusu, eski kağıt kokusu ve bir yerlerde, çok hafif, soğuk küllerin kokusu burnuna doldu.
Uzaktan, rüzgâr ahşap bir pervaza çarpıyordu. Tekrar tekrar. Sabırlı, mütemadiyen. Sanki dışarıda bir şeyler onu içeri girecek bir açık arıyordu.
Kaelen, başını yana çevirdi.
Duvarda bir paslı çivi. Üzerinde solmuş, solan kumaş parçaları — belki eski bir gömlek, belki bir çarşaf, ama zamanın ne olduğuna karar vermesine izin vermediği bir şey. Parçaların kenarları sararmıştı, ortasında renk kalmamıştı. Yanındaki küçük masada kırık bir bardak duruyordu; içinde kurumuş bir leke, camın dibinde katılaşmıştı. Masa bir kaosun içindeydi — kitaplar üst üste yığılmıştı, bir kısmı masadan taşmış zemine düşmüştü. Dolabın kapağı menteşesinden sökülmüştü, dışarıya eğik duruyordu. Dolabın içinden taşan başka kitaplar, sırtları dışarıya dönük, ona bakıyordu.
"Bir hücre mi burası?" diye geçirdi içinden.
Hayır.