Gözlerim, karanlık bir boşluğun içine doğru kayarak açıldı. Her şey bulanık; sanki zaman ve mekân birbirine karışmış gibiydi. Sesler, uzaklardan gelen çığlıklar, toprağın derinliklerinden yankı yapan adımlar, karmaşık bir melodi gibi iç içe geçiyordu. Kendi vücudumun içinde sıkışıp kalmış gibi hissederken birden bir silüet belirdi.
Dumanlar, yer yer sisler içinde, gözlerimle ne olduğunu anlamaya çalıştım. Yavaşça silüetin yüzüne odaklanmaya çalışıyordum ancak yüzü, bir kabus gibi netleşmemekte direniyordu. Sadece karanlık bir boşluk ve gölgeler…
Yüzünü tam göremediğim kişi sanki bana bir şeyler söylüyordu ama kelimeler yoktu. Sadece bir anlık bir fısıldama, bir dokunuş, derin bir sessizlik…
Kalbim yoğun bir hızla atarken o kişinin elleri bana doğru uzanıyordu. Geriye çekilmeye çalışırken ayaklarım yere basmıyor, havada süzüldüğümü hissediyordum. Korku, her geçen saniye biraz daha büyüyor. “Kim bu? Neden bana bakıyor?” diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum; birden havada süzülürken yere düşmeye başladım.
Düşüşümle birlikte o tanımadığım kişi daha da yaklaştı ancak birden etraf kararmaya başlamış, her şey bir anda yok olmuştu...
Gözlerimi açtığımda etrafımda bembeyaz duvarlar ve soğuk metal cihazlar vardı. Başımda bir ağrı, tüm bedenimde bir halsizlik hissi… İlk anda ne olduğunu anlayamadım, rüyadan uyanmış gibiydim ama hâlâ o karanlık boşluğun içinde bir şeyler vardı; bir şeyler eksikti sanki.
O an hastanede olduğumu fark ettim. Yavaşça başımı çevirdim, odamda yalnızdım. Hemen bir panik dalgası yükseldi içimde. “Neredeyim?” diye mırıldandım. Bir an önce her şeyin normal olmasını istedim ama vücudum hâlâ uyanmaya çalışıyordu; sanki bir şeyler eksikti, bir şeyler yanlış gitmiş gibiydi. Daha ne olduğunu anlayamadan bir hemşire odaya girdi. Yavaşça bana yaklaşarak, “İyi misiniz?” diye sordu. Sesindeki o yumuşaklık, içimdeki karanlıkla çelişiyordu.
“Rüya mıydı?” diye sordum; sesim titrek, gözlerim belki de rüyanın etkisiyle hâlâ kararmıştı.
Hemşire beni rahatlatmaya çalışarak, “Evet, rüyanız sizi korkutmuş olmalı,” dedi. Ama bir şeyler vardı, hemşire tam anlamamış gibiydi.
Yüzündeki belli belirsiz yüz ifadesini tam seçemesem de...
Rüyada gördüğüm o silüet… O figür… Bir şekilde hâlâ zihnimdeydi. Kalbim hızla atmaya başlamıştı, sanki bir şeylerin peşinden sürüklendiğimi hissediyordum. Bu, kabusun gerçek dünyaya yansıyan bir yansıması mıydı? Yoksa her şey yalnızca zihin oyunlarından mı ibaretti?
Yerimden güç bela doğruldum, başım çatlayacak gibi hissediyordum. Tüm yorgun vücudumla hemşireye döndüm.
“Yine nöbet mi geçirdim?”
Sesimdeki kısıklık, tüm yorgunluğumu gözler önüne seriyordu. Hemşire, kolumdaki serumu çıkarırken elime bir parça pamuk sıktı.
“Evet, Behram Bey. Bir nöbet geçirmişsiniz ama merak etmeyin, gayet iyisiniz. Pamukla kolunuza bastırın, morarmasın,” dedi.
Merakla hemşireye döndüm.
“Bu sefer hangi hayırsever beni hastaneye getirmiş?” dedim, biraz espriyle karışık.
Hemşire yüzüme bakıp hafifçe gülümsedi.
“Sizinle yaşıt bir hanımefendi. Su almaya gitti, birazdan gelir,” dedi.
Hemşirenin söyledikleri biraz tuhaftı. Çünkü genelde nöbet geçirdiğimde