Beş saatten fazla geçmişti ve hala Karan’dan bir haber yoktu. Sina bomboş gözlerle karşıya bakarken hareketsizce kanepede oturuyordu. Ağlamaktan gözleri şişmiş, saçları dağılmıştı. Evin içinde herkes sessizce dolaşıyor, kimseden çıt çıkmıyordu. Çıkan tek ses, Taylan’ın telefonda yaptığı konuşmalardan geliyordu. Taylan kullanabileceği tüm bağlantıları yokluyordu. İbo haberi alır almaz yarım saat önce gelmişti. O da bildiği, tanıdığı herkesi aramıştı ancak herhangi bir bilgi edinememişti. Sina’nın karşısında, endişeyle onu izleyerek oturuyordu. Sina’yı daha önce hiç böyle görmemişti. Karşısında ruhu çekilmiş gibi hareketsizce duran bir beden vardı. Yüzündeki yaşlar kurumuştu ama kirpiklerinde hala parlayan yaşlar, çığlık çığlığa asılı duruyordu.
Sina’nın şu anda etrafında olup bitenden hiç haberi yoktu. Kapamıştı kendisini… Karan’a ulaşamamak, onun yokluğunu kabullenmeye çalışmak şu an kaldırabileceği bir şey değildi. Hayatında ilk kez birine karşı bu duyguları hissediyordu. Karan ne ara onu böyle ele geçirmişti, hiç fark etmemişti. Ne ara Karan’la nefes alıp vermeye başladığını hiç bilmiyordu. Karan ne ara onun hayatı olmuştu, anlamamıştı. Şimdi hayatı elinden alınmış gibi hissediyordu.
Ölmüştü! Ölmüştü ve boşlukta asılı kalmıştı. Tıpkı Araf’’ta olmak gibiydi bu. Cennette olsa mutlu olurdu. Cehennemde olsa yanar, günahlarının bedelini ödediğini düşünürdü. Oysa şu an hiçbir şey hissetmiyordu. Biri ruhunu çalmış, onu boşluğa terk etmişti. Karan’ın olmadığı bir dünya, ona yalnızca karanlık bir boşluk gibi geliyordu.
Son kelimeleri sürekli beyninin içinde yankılanıyordu. İçinde hissettiği pişmanlık acısı yüreğini sıkıştırıyor, nefes almasını zorlaştırıyordu. Ağır ağır almaya çalıştığı nefeslerin kesilmesini istedi. Şu an, şimdi nefesi kesilsin ve yok olsun istedi. Bedeni ruhuna dar geliyordu. Elini kaldırmak, göğsünü yarmak ve sıkışan ruhunu çekip çıkarmak istedi ama elini kaldıracak bile gücü yoktu. Elini kaldırması için beyninden hiçbir sinyal gelmiyordu. Bunu istiyor ancak beyni eline emri vermiyordu. Beyni sanki durmuştu! Beyninin içinde hayatı boyunca tam güçle çalışan çarklar birer birer kırılmış, etrafa saçılmıştı. Tıpkı aniden duran makinelerin yarattığı sessiz bir fabrika gibiydi. Hiç durmayan mekanizma paramparça olmuş, geriye devasa bir sessizlik kalmıştı. Sadece o boşlukta duvarlara vurarak yankı yapan iki kelime vardı. Seni Seviyorum! Seni Seviyorum! Seni Seviyorum!
Gözlerini nasıl kapadığını bilmiyordu. Göz kapakları düşmüş, gözleri karanlığa hapsolmuştu. Tıpkı içinde hissettiği karanlık gibi. Nefesleri daha da ağırlaştı. Beyni ‘nefes alma!’ diyordu şimdi. Son yarım saattir susan beyni, şimdi sadece tek bir komut gönderiyordu ona. ‘Nefes alma!’ Her zaman güvendiği beynine yine kendini teslim etti. Nefes almaması gerekiyorsa almazdı o zaman. Beyni yanıltmazdı onu. Nefes almaması gerekiyordu. Nefes almazsa Karan’a da kavuşabilirdi. Dudakları birbirine bastırılmış, gözleri kapalı, dimdik kanepede otururken burnundan aldığı nefesi tuttu. Ne tuttuğu nefes yüzünden yüzünün kızarmaya