Maraz, sadece bir hastalık değildir. Bazen bedenin çürümesidir, bazen ruhun. İnsanın içini kemiren, sessizce büyüyen bir sancıdır. Adını koyamazsın ama her nefesinde onu hissedersin. Maraz, bir nevi kaderin gölgesidir. Ne kadar kaçsan da peşini bırakmaz. Sevdaya da düşer, kine de... Bazen bir bakışla başlar, bazen bir suskunlukla. Kimine göre illet, kimine göre ceza... Ama aslında maraz, insanın kendisiyle olan savaşıdır...
siz hiç acının ne demek olduğunu anladınız mı? Bir acının tam olarak ne kadar tarif edilebileceğini düşündünüz mü? Çünkü ben, yıllar boyu bir türlü çözemediğim bir acıyı taşıdım kalbimde. Her sabah uyanıp gözlerimi açtığımda, o acıyı içimde bir yerlerde hep hissettim. Her adımımda, her nefesimde…
Acı, bana çok tanıdık bir şeydi; ama ne yazık ki o acının tarifini bulmak o kadar da kolay değildi.
Gelin size bir acıyı anlatayım…
Ben Gülnaz. Yıllar önce Muş’un en sert coğrafyasında, etrafı dağlarla çevrili bir dağ köyünde dünyaya geldim.
Babam, köydeki herkesin “Beyim!” diyerek saygı gösterdiği bir adamdı. Ama ben, onun gözlerinde beylikten çok sadece boşluk gördüm.
Ben doğduğumda babamın, köydeki herkese “Bir oğlumuz olacak!” diye kutlama yapacağına dair hikâyeler duydum. Ama ben doğduğumda, o kutlamaların yerini bir lanet almıştı.
Bir damla gözyaşı bile dökmeden, oğlan doğacak diye kesilen onca koyunun etini benim bir erkek çocuğu olmadığımı öğrenince köyün köpeklerine dökmek… İşte babam tam da böyle bir adamdı.
Ama ben, her şeye rağmen ona yaranabilmek için yıllarca çırpındım. Her defasında, bir adım daha yakın olabileceğimi düşündüm ama her seferinde yine sadece bir hayal kırıklığıyla baş başa kaldım.
O kadar ki bazen kendimi, sanki ona değil, bir yabancıya, bir duvara hitap eder gibi hissediyordum.
Karşımdaki insanın bu kadar soğuk olması sadece bana karşı mıydı?
Yoksa ben, bu kadar soğuk hissettirecek bir insan mıydım?
Galiba hayatım boyunca bu çelişkiyle yaşayıp gidecektim.
Beni hiçbir zaman bir insan olarak görmediler. Her zaman “ağa’nın kızı” oldum, “beyin torunu” oldum. Ailem için ben sadece bir araçtım.
Ne kadar çabalasam da, ne kadar başarılı olsam da, en önemli şeyin sadece saygınlık olduğunu biliyorlardı.
Saygınlık ne kadar da derin bir kelime, hele ki saygın bir bey olmakla oğlan çocuğuna sahip olmayı bu kadar bağdaştırmak…
Ama ne yazık ki, saygı kazanmakla bir insanın yüreğine dokunulamayacağını anlamıyorlardı.
Ben de yıllarca bu düşünceyi taşıdım ama her defasında kalbim daha da kırıldı.
Yavaş yavaş fark ettim ki hiç kimse, hiçbir gelenek benim için önemli değildi.
Benim için önemli olan, ben ve tek mal varlığım diyeceğim atım Yağız’dı.
Sadece onunlayken kendimi bu denli özgür ve mutlu hissediyordum. Bazen birçok insandan daha çok hayvanlarla iyi geçinebiliyorum.
Benim için dünyada sahip olduğum tek şey vardı: Yağız.
O sadece bir at değildi.